| | | DÜNDEN BUĞÜNE ALEVİ OLMANIN BEDELİ | C.tesi Ocak 10, 2009 7:15 pm tarafından Admin | YORUMSUZ:
Dünden Bugüne Alevi Olmanın Bedeli
İsmail Kaygusuz
Londra İsçi Birliği lokaline giren Kamil, doğruca pencerenin önündeki masada tek başına oturan ak saçlı ve gözlüklü adamın yanına gitti. Bir süre başucuna dikelip onu izledi. O çok meşgul görünüyordu. Masanın üzerinde birkaç açık kitap, fotokopi çekilmiş yazılar, el yazısı kağıtlar yayılmış durumdaydı. Onları bir yandan dikkatle tetkik ediyor, bir yandan da notlar alıyordu.
Henüz öğle olmamıştı. Günün bu saatinde salonda fazla kişi yoktu. İki genç bilardo oynuyor, bir başkası onları seyretmekteydi. Üç kişi de televizyonun önündeki masada gazete dergi okuyor, tartışıyorlardı.
Yüzünden hafif sinsi gülmesini eksik etmeyen kırkını yeni aşmış Maraşlı Kamil, sonunda başındaki basık siperli şapkasını eliyle düzelterek seslendi: “Derviş bey kurban! Yine ne yazıp çiziyorsun? Seni hep görürüm okursun, yazarsın. Yine bir araştırmaya mı dalmışsın kurban? Alevilik üzerine olsun hemi!”
Derviş bey de kalın bıyıklarının altından hafif gülerek kafasını kaldırıp, gözlüğünün üstünden ona doğru baktı ve “He ya” dedi, “tam dediğin gibi. Sonra işimiz bu Kamil; okuyup yazmak. Hele otur karşıma. Tam şu sırada kafamdan geçiyordun biliyor musun?”
Kamil, çayları da ısmarlayıp otururken, “niye kurban? Nettik de sana, kafanı meşgul ettik öyle?” diye sordu. Konuşmayı sürdürdüler: “Canım, kafamdan seni geçirmem için bana bir şey mi yapman gerek Kamil? Söyle bakalım sen Elbistan’ın İnaç köyünü biliyor musun? Ya da böyle bir köy adı duydun mu?”
“Yok kurban duymadım böyle bir köy. Ama, yine de sorup soruşturayım Elbistanlı tanıdıklara. Bir şey mi olmuş o köyde?”
“Belki de o köy şimdi mevcut değil. Çünkü tam dört yüz on beş yıl önce bu köyden Alevi inançlı, büyük olasıyla bir dedeyi padişaha müzevirlemişler. O da bölgenin beylerbeyi ve kadısına buyruk göndermiş, adamı yakalayıp öldürsünler diye!”
Kamil’in yüzü birden değişti merak ve şaşkınlık içinde sordu: “Abaoov! Koca padişah bir tek adam için ferman mı yollamış? Nedenmiş kurban? Suçu neymiş dört yüz yıl önce yasamış o hemşehrimin? Kanlı katil miymiş? Eşkıyalık mı etmiş, netmiş? Niye Padişah özel ferman gönderip, hemşehrimin yakalanarak öldürülmesini istiyor?”
İnaç Köylü Yitilmiş Abdal’ın Suçu Alevi Olmak
Derviş bey ağır ağır anlatmaya koyuldu: “Suçunu soruyorsun; suçu Alevi olmak. Dönem, Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu Üçüncü Murat (1574-1595) dönemi. Bu Padişah, sarayından dışarı adımını atmamış, zevk ve sefa içinde gününü gün eden; şiir yazan, bol içki içen ve çok sayıda kadınla ilgilenen biri. Alevilik ise, Kızılbaş, Rafızi ve mülhidlik adı altında resmen cürüm kavramı arasında sayılıyor. Kısacası Osmanlı adaletinde ölümle cezalandırılması gereken bir büyük suç, Alevi olmak! Şeriat bilginlerince Kuran’daki cihat -yani İslamiyet dışındaki inanç topluluklarını kafir sayarak, İslam’a dönmedikleri takdirde onlara karşı savaş açmak- kavramı içinde değerlendirilip fetvalar veriliyor. Anlayacağın, din temeli üzerinde kurulmuş Osmanlı devleti, şeriat hükümlerince Alevi olanı ‘kafir’ sayıyor ve katlini vacip kılıyor. Sünni halkın özendirilmesi ve ihbarcılığın devlete yardım olduğu fikrinin yaygınlaştırılması için, Kızılbaş öldürenler ‘cennet ve nimetleriyle’ müjdelendiriliyor.”
Kamil’in gittikçe artan şaşkınlığı arasında Derviş adeta soluk almadan konuşuyordu: “Osmanlı devleti sanki varolma siyasetini, Alevi inançlı tebasını tek tek yada toplu halde kıyımlara uğratarak yok etmekte görüyor. Cihat kuralları gereğince önce İslam’a, daha doğrusu şeriata davet ediliyor. Çoğu kez bu da yapılmıyor ya; alınan ihbar üzerine başka suçlar yüklenerek yakalanıp, yok ediliyordu. Nasıl mı? Onu da söyleyeyim; suçlunun elleri ayakları bağlanıp Kızılırmak’a atılarak, diri diri ateşte yakılarak yada boynu vurularak...”
Kamil safça söylendi: “Demek ki onlar da şimdikiler kadar zalımlarmış kurban!”
“Elbette ya, iyi dinle. Şimdi sana okuyacağım padişah buyruğuna göre, İnaç köylü Yitilmiş Abdal hemşehrine neler yapılmak isteniyor. Ancak dört yüz yıl önceki dil bugüne pek uymuyor. Bugünün Türkçe’siyle sana okuyacağım.”
Bütün bunları büyük bir ilgiyle izleyen Kamil kafasında toparladığı düşünceleri sonunda söze döktü : “Aklımı şaşırdım kurban. Hele oku hele, şu fermanı. Oku ki, dinleyek görek, İstanbul’daki koskoca padişah Yitilmiş Abdal hemşehrimle nasıl uğraşmış? Farzedelim Ankara’dan cumhurbaşkanı, Maraş’ın bir köylüğünden ben Kızılbaş Kamil Delirüzgar’a ferman etmiş! Bizim yaşadığımız 1978 ölüm fermanlarıyla, dört yüzyıl önce, 1577 yılında Maraş Alevisine gönderilen ferman arasında görek bir fark var mı?”
Sonra susup, dinlemeye koyuldu Derviş beyin okuduklarını:
“Zülkadiriye beylerbegisi ve Elbistan kadısına hüküm ki: Sen ki kadısın, mektup gönderüb Elbistan kazasına tabi İnaç nam kariyyeden Yitilmiş Abdal nam kimesne içün Kızılbaş olub, Şer’le hakkından gelinmek lazımdır deyu bildirmişsin...”
Derviş önündeki kitaptan kafasını kaldırıp, “burasını anlamış olmalısınız” dedi; “demek ki, İnaç köyünden Yitilmiş Abdal adındaki hemşehrini Kadı efendi Padişaha, ‘Kızılbaş’tır, şeriat kılıcıyla yok edilmelidir’ diye ihbar edip, cezalandırılmasını talep etmiş.” Yeniden okumaya daldı:
“İmdi mezburu ele getürmen emir edüb buyurdum ki vusul buldukta mezkuru ahar bir töhmet nami ile ele getirüb dahi ahvalin bermucibi şer’i şerif geregü ve... yani buyruğum varır varmaz, adı geçen kişiyi ağır bir suçlamayla yakalayıp, şeriat hükümleri gereğince ve...”
Birden sustu ve mırıltıyla sonuna kadar okudu ve “birkaç satır atlayıp, sadece son hüküm cümlelerini söyleyeyim sana, dedi:
“Dinsiz Rafıziler için eskiden çıkarmış olduğum padişahlık buyruğum üzere, o kişinin Şeri’at kılıcıyla hakkından gelesin! Hicri 985; bugünün tarihiyle 1577.”
Maraşlı Kamil Delirüzgar, Derviş konuşurken ve Elbistan kadısının şikayeti üzerine Padişahın gönderdiği buyruğu okurken; 1978 yılında devlet güvenlik güçlerini arkasına alan faşist çetelerin planladığı Maraş kırımını yaşayanların ve görenlerin anlattıkları olayları kafasından geçiriyordu. Derviş sözlerini bitirmiş, Alevi düşmanlığını bu tescilli belgelerle Sünni inançlı halkın arasına devletin nasıl sokup bugünlere ulaştırdığını düşünmeye dalmıştı ki, Kamil kafasından geçenleri dışavurdu ve Çakallu Memo’nun yüreğine çöreklenmiş karayılanın zehirini nasıl akıttığını anlattı.
Çakallu Memo’nun Yüreğindeki Yılan
Adı Türkoğlu’ya çevrilmiş, Alevilerin yaşadığı bir köy vardır Maraş’a fazla uzak olmayan. Burada Çakullu ismini taşıyan Şafii inançlı Kürt köyünden gelip, aralarına yerleşmiş birkaç aile yaşamaktaydı. Kendilerine iyice yaklaşmış ve kaynaştıklarına tam olarak inandıkları, güvendikleri bir tek kişi vardı içlerinde; Çakullu Memo. Aralarına sık sık gelir, birlikte konuşur tartışır, yarenlik ederlerdi. Kadınlarının kızlarının kaç-göç bilmediği köyün kapıları teklifsizce bu Sünni komşularına açıktı.
Aynı zamanda çift-çubuk araçları ustası olduğundan; yani karasaban, pulluk, boyunduruk yapmak yada onarmak becerisinden ötürü koca köyde girip çıkmadığı ve ekmeğini yemediği ev yoktu. Alevi komşuları onu, “Çakallu Memo bizden!” diyerek bağırlarına basıyorlar. Ama, Şafii komşu ve akrabaları, yarenlikten de olsa açık açık, “sen artık Kızılbaş oldun!” demekten çekinmiyorlardı. Kısacası, görünüşe bakılırsa herkes birbirinden memnun, gül gibi geçinip gidiyorlardı.
Son iki haftadır görünmüyordu Çakallu Memo. Kimse farkında değil, kimsenin arayıp sorduğu da yok. Aslında köyde hiç kimsenin eli işe varmıyor, ağzını bıçak açmıyordu. Maraş’tan gelen Alevi kırım haberleri, onları derin yasa boğmuştu. Aynı zamanda bir yandan da, çeşitli yollarla silah sağlayıp önlemlerini almaktan geri durmuyorlardı. Çünkü, filan Sünni köyün üç gün sonra, filan köyün Şafiileri öbür gün, köylerine saldıracakları söylentileri sürekli kulaklarına çarpıyordu.
Memo’nun akrabaları ve birkaç evlik Çakallu komşular, köyü bu süre içinde terk mi etmişlerdi ne? Kimseler ortalıkta yoktu. sözde Maraş kırımını duyalı beri onları gözetlemeye almışlardı. Oysa, her evde bir iki yaşlı dışında kimseler kalmadığının farkında bile değillerdi. Üstelik bilmiyorlardı ki, Maraş olayları daha başlamadan, yani Alevilerin oturdukları evler sözde belediye memurları tarafından işaretlenmeden önce, Sünni köylerin hepsine haber salınarak cihat çağrısı yapılıp militan toplanmıştı. Çakallu komşular da, gizlice eskiden geldikleri köye dönüp, akrabalarının evlerine birer ikişer dağılmışlardı.
İlginç olan, yani Türkoğlu köyü büyüklerinin, o evleri gözletmeye karar vermelerinin nedeni korunmalarını sağlamak içindi. Olaylar dolayısıyla öfkeleri kabaran köy delikanlılarından bir saldırı filan olmasın, eğer olursa korusunlar diye, önlem almışlardı. Ancak onları en çok şaşırtan Çakallu Memo’ydu; o da ortalarda görünmüyordu. Oysa onun gelip kendilerini teselli edeceğini düşünüyor, dertlerine ortak olacağını tahmin ediyorlardı. Çünkü onu hep kendilerinden biri gibi bağırlarına basmışlar. Hatta önümüzdeki kış onu, köyde yapılacak Görgü Cemi’ne bile çağırmayı tasarlıyorlardı. Neden çekinip, kimden korkup da ortalıktan yitmişti?
Öyle ki, Memo yanlarına gelip “komşular, Alevi dostlarım bu ne iştir olanlar? Biz Sünni aileler yıllar yılı içinizde yaşamaktayız. Sizlerden insanlıktan başka bir muamele görmedik hiç; sadece iyilik, sadece dostluk gördük canlarım! Sizin inancınız size, bizimkiyse bize. Şu koca köyde Sünni üç buçuk ev varız; hiçbir zaman önümüze çıkıp da, ‘ne diye camiye gidersiniz üç beş saatlik yolu teperek ve neden günde beş öğün eğilip doğrulur, yer öpersiniz?’ diye sorarak bize hiç karışmadınız. Öyleyse biz Sünnilerin, bizim yaptıklarımızı yapmıyorsunuz diye, sizleri kafir bellemeye ne hakkımız var?” diyerek kendileriyle her zaman yaptığı gibi konuşsun, hayıflansın ve üzüntülerine ortak olsun istiyorlardı.
Doğrusu dost ve yakınlık dediğin böyle günde belli olurdu. Maraş’ta kan gövdeyi götürmüş; gelen haberlere göre Alevilere, Yezid ordusunun Kerbela’da Ali evlatlarına yaptıklarından daha fazlasını reva görmüşler.
Kadın, çoluk-çocuk demeden doğramışlar paslı kılıçlar ve baltalarla. Kızılbaş avına çıkmış faşist destekli Şeriat bağnazları; cihada çıkmışlar cennetlik olsunlar diye.
Dost dediğin böyle günlerde yanlarında yamaçlarında olmalıydı. Çakallu Memo niye evinden çıkmıyor ve niye aralarında dolaşarak, ağızlarını bıçak açmayan Alevi dostlarına yakın durmuyor ve neden omuz vermiyordu kederlerine? Oysa yıllar yılı evlerini ocaklarını değil, yüreklerini açmış oraya kadar sokmuşlardı kendisini. Yoksa yezitlik, onun yüreğinin içinde bir kara yılan olmuş, çöreklenmiş yatıyor muydu? Yoksa Çakallu Memo ölümcül ısırığını bu güne mi saklıyordu? Hayır o dostları, candan komşuları, üstüne üstlük eli işe yatkın biricik ustaları; teklifsiz sofralarına oturan ve her evin külfeti-horantasından biriydi o. Böyle bir olasılığı kafalarından bile geçiremiyorlardı. Olayların başlamasından birkaç gün sonra Maraş kırımını haber aldıkları zaman yaptıkları bir toplantıda, birinin ağzından çıkan, “Çakallu Memo’dan bile kuşkulanmak gerek!” sözünü ağzına tıkayıvermişlerdi.
İkinci haftanın sonuna doğru diğer Sünni komşular dönmüş; mallarının davarlarının peşlerine ve işlerine gidip gelmeğe başlamışlardı. Üstelik ilk dönüş günlerindeki korku ve tedirginliğin hemen ardından, eskiden pek fazla olmayan bir sıcak yakınlık ve hal-hatır etme durumuna girmişlerdi. Ama, asıl yakınlık ve dert ortaklığı bekledikleri Çakallu Memo hala görünürlerde yoktu.
Çakallu Memo evindeydi ve karısından başka da bilen yoktu. Samanlığındaki kuru alafın arasında asılı, ot burmalarından bir gizli yuva yapmış, içinde saklanıyordu. Karısı ve tek çocuğu, bir ay oluyordu ki, gittikleri Akçadağ tarafında yaşayan anasıgilden, üç
| | Yorum: 4 |
| | Istatistikler | Toplam 1 kayıtlı kullanıcımız var Son kaydolan kullanıcımız: Admin
Kullanıcılarımız toplam 400 mesaj attılar bunda 168 konu
| | Kimler hatta? | Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir Yok Sitede bugüne kadar en çok 14 kişi Salı Mart 01, 2011 11:19 pm tarihinde online oldu. |
|